Bir Danışmanın Güncesi: “Ruhumuzun Arka Sokakları”

Yine bir terapi sonrası.. Yine bir perde arkası… Görünen semptomların ötesinde yatan bir öykü var içler acısı… Unuttum demekle unutulmuyormuş geçmişin sancısı…  Akıldan çıksa da kalpten çıkmıyormuş bilinçdışı onun taşıyısıcı… Öyle bir beynimiz var ki, muhteşem bir mekanizmaya sahip…  O beyinde olan biten herşey bugünün duygusuna  talip… Ya pozitif taşlar var temelde ya da negatif…  Pozitif anı ve duygular bugünün huzuru… Negatif olay ve duygularsa kişinin en büyük  huzursuzluğu…

İnsan doğar ve bir evin bebeği, en değerli şeyi olur çoğu kez… Fakat öyküsü doğmadan önce başlar… Bir ebeveynin çocuk hayali ve tasarımları  o doğacak insanın kişiliğine etki eder. Evet yanlış duymadınız… Siz anne ve babanızın siz doğmadan önceki hayal ve tasarımlarıyla da şekil aldınız! Mevcut beynimizle sadece bugünü algılarız… Oysa bilinçdışı dediğimiz sistem bizi geçmiş, gelecek, yaşadığımız koşullar ve herşeyle alakadar eder. Kaçınılmaz bir dış gerçekliğin iç mihraklarını mizacınızla birlikte kişiliğe dönüştüren hep geçmiş yıllardır… Hangi yaşta olursanız olun bugün kurduğunuz cümleler, bugün aldığınız kararlar, benim fikrim zannettiğiniz düşünceler… Hep geçmişten gelmekteler…  O yüzden terapi odasında açığa çıkar çocukluktaki kaygılar. Birey herhangi bir sebeple terapiye gelir… Genellikle görünen sebep oldukça güncel, sıradan, basit bir öyküdür… Çok da sorun olarak görülmez fakat ne hikmetse bu basit gibi görünen etkenler seans odasında kısa bir süre sonra gözyaşlarına dönüşür… Acılarını görmezden gelen insanlar ötelemeye çalıştıkları duyguların altında yıllarca ezildiklerini yavaş yavaş fark eder… Bununla birlikte dile gelen keder içimizde saklanan çocukluk duygularını birer birer ifşa eder… Aslında ben… Aslında babam… Aslında annem diye dökülen cümleler hep önce pozitif sonraysa negatif devam eder… Kişi en büyük acımasızlığı çoğunlukla kendisine saklar… Çok sevdiği ailesine ise hep hak verir aklar… Oysa çözülmeyen bir düğüm vardır hep boğazlarda… O sakladığı kişiler var ya… Asıl mesele işte tam da orada…

Kimi zaman sadece çay kaşığına dokunamayan biri gelir terapiye… Herşey yolunda der hayatımda… Evim var işim var eşim var… Hiçbir sorunum yok…  Sadece çocukluğumdan beri çay kaşığı yerine hep başka şeyleri tercih ediyorum… Masada o an ne varsa… Çatalın arka tarafı olur… Yemek kaşığı olur farketmez onlarla hiçbir sorunum yok. Ama alışkanlık hocam tek sorun şu çay  kaşığında… Onu da alsam alırım da çok zorlamıyorum kendimi… İhtiyaç duymuyorum aslında… Terapist dinler. Öykünün savunma mekanizması tarafına hayret eder… Yadsımanın bu kadarı der… Yıllarca çaya şeker atılmış, çay kaşığı dışında ağaç dalı dahi kullanılmış ama çay kaşığına ihtiyaç duyulmamış… İşte burada başlar derinleşmeler… Açılan katmanların arkasından terapist görünen gerçeği seyreder… Uygulanan teknikler ve yapılan duygu çalışmaları sonrasında asıl olay bir başka deyişle Türk filmlerimizde olduğu gibi  esas oğlan devreye girer… Bir babası vardır zamanında otoriter mi otoriter… Her zamanki kavgalardan birinin ortasında fantezi olsun diye ağır hakaretlerine çay kaşığını da figüran eder… Olmaz olsun senin gibisi der… Çay kaşığı oğlunun alnına, hakaretse evladının yüreğine değer… Hep değersizlik yükleyen bu baba nerden bilsin oğlunun yaşadığı tüm çıkmazda bilinçdışında bu kaşığı kullanacak geri kalan hayatında… Oğlu yetişkin olsa da kendi egosunu sağlıklı kılmak adına o değersizliği bir kapsül yaparak çay kaşığıyla ilişkilendirip “ben değerliyim babacığım ne olur acı bana” demek için çay kaşığını yok sayacak hayatında… 30 yaşına gelmiş bir avukat düşünün terapi odasında…  Hocam hayatımda her şey yolunda… Tek sorun bu kahrolası çay kaşığında. Toz konduramadığı babasına bilinçdışı küsmüştür oysa… Ne zamanki babayı tamamen affeder o zaman kullanır çay kaşığını bardağında…

Değerli okur!!! Bilinçsizce attığımız adımlar, ağzımızdan çıkan kelimeler evlatlarımızın hayatında tahminimizden daha fazla kaydadeğer…  30 katlı bir gökdelen düşünün… Var sayın ki  her katını farklı bir yıl inşa eder… Bu gökdelenin birinci, ikinci, üçüncü katı ne kadar büyük önem arz ederse bizim de ilk üç yaşımız  otuz ve kırkıncı yaşlarımızı dahi etkiler… Bu nedenle eğer ki hayatınızda tekrar eden davranışlar varsa depresyon, karamsarlık, güvensizlik, takıntılar ve fobileriniz varsa  lütfen kendinizi dinleyin…  Ayrıca tanımsız psikosomatik rahatsızlıklara hayatınız mahkumsa , baş ağrısı , bel ağrısı, mide ağrısı gibi hastalıklar yıllarla beraber yenilenirse, bu hastalıkların diliyle bedeniniz size ne söylüyor kulak verin! Ruhunuzun elinden tutup bir terapist eşliğinde haydi terapiye deyin!!!

Sümeyra GÜLER ÖZSOY

Psikolojik Danışman

Bu yazıyı paylaşmak ister misiniz?

2 thoughts on “Bir Danışmanın Güncesi: “Ruhumuzun Arka Sokakları”

Yorumunuzu ve sorularınızı bizimle paylaşabilirsiniz